Pandieux o gece yalnızdı ,kimseye eşlik etmiyordu. Etrafındaki arkadaşlarından bağımsız sadece kendi nefesini duyuyordu.Duyguları bu akşam çok yoğun ve kendisini rahatsız ediyordu.Elindeki , Brain’in hediyesiyle pirinç sol anahtar simgeli anahtarlıkla oynuyordu. Işıltılı pirinçten yansıyan insanların yüzlerini, gülümsemelerini görüyordu. O an için hayata açılan bir anahtar gibiydi. Kafasını kaldırıp arkadaşlarına bakacak gücü yoktu. Elindeki şarabın arkadaşlığı yetiyor da artıyordu bile.
Omzunda bir el hissetti. Brian’ın yakın arkadaşı Fantuno sırtını sıvazladı.
-‘Biraz zaman sadece biraz …’ dedi, ve bardağını Pandieux’un yakın arkadaşıyla tokuşturdu.
Pandieux kafasını usulca kaldırdı ve zoraki takındığı hafif bir tebessümle Fantuno’nun laflarını onaylar gibiydi.
Bir yudum daha şarap içtikten sonra, ayağa kalktı. Delice esen rüzgara karsı koyan bir yaprak gibi hissediyordu kendisini. Vadiye açılan geniş sürgülü kapıdan terasa doğru cıktı.
Gözleri , uçsuz bucaksız karanlığı süsleyen gökyüzündeki inci tanelerin hakim olduğu olağanüstü bir tabloyu seyrediyordu. Yıldızlar gökten yağıyormuş gibiydi. Gittikçe parlak hale geliyordu sanki. Birden küçüklüğü aklına geldi. Sahildeki yazlıklarından gece yarısı kaçar ve yıldız avlamaya giderdi.
Bunu , hayır, hayır onu yakalayacağım derken hayır işte bu daha parlak diye haykırmaya baslardı.
Aklından geçenlere tebessüm etti ,Pandieux .
Pandiuex terastan çimlere uzanan geniş bir devin ellerini anımsatan taş merdivenlerden usulca aşağıya doğru bıraktı kendisini.
Son merdiven basamağından i nerken tökezledi. Bronz, işlemeli merdiven korkuluklarından destek aldı ve doğruldu.
Nefesini tuttu. O anda sarhoş mu? … oluyorum diye düşündü.
Fantuno onu terastan izliyordu. Pandieux’un haberi olmadan içkisini yudumlarken , Landien her zaman ki gibi emin adımlarla yanına geldi. Ertesi günü yapılacak olan reklam projesiyle ilgili konuşmak istiyordu.Fantuno’ un bir anlık dalgınlığında ;
Pandieux gözden kayboldu.
Adımları emin bir şekilde, karanlıkta ilerliyordu. Uzunca bir süre yürükten sonra, çok uzaklardan bir melodi tınısını hisseder gibi oldu. Hissettiklerini duymaya başladığı anda hayır… diye reddetmek istedi.
Kendine karsı koyma çalışıyordu, ama yine de yürümeye devam ediyordu. Merak etmişti. Müziğin tınısını daha da kuvvetli hissetmeye başladı. Tam o an gözlerine inanamadı. Gökyüzündeki yıldızların düştüğü milyonlarca yıldızın yüzeyini kapladığı gölün kenarında buldu kendisini. Pandieux yanında duran küçüklüğüne baktı. İkisinin de aklından aynı şey geçiyordu.
-‘Sence hangimiz daha çok yıldız toplayacak? … var mısın ? ‘ diye seslendi Pandieux . Elindeki şarap bardağını , minik burnu üzerinde çillerle kaplı Pandieux’a doğru kaldırdı.
Ve kendisini göle doğru bıraktı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder